İstediğimiz için mi seviyoruz? Sevdiğimiz için mi istiyoruz?
Her birimizin yaşadığı ve hayat kargaşasında belki de fark etmediği bu duygunun temelinde özgeci duygular mı yoksa elde etme hırsı mı yatıyor?
Psikoloji okuyan birini mezun olunca nasıl bir gelecek bekliyor?
Psikologların çalışma hakları ve meslek yasası konusunda dile getirdiği tepkiler, psikoloji öğrencisi olarak bana da kendi geleceğimi sorgulatıyor. Dört yıllık eğitimin sonunda hangi alanlarda, hangi koşullarda çalışabileceğimizi ne kadar biliyoruz? Üniversiteye başlarken kurduğumuz beklentilerle mezuniyette karşılaştıklarımız ne kadar örtüşüyor? Bu tartışmanın çoğu zaman “Lisans mezunu terapi yapabilir mi?” sorusuna sıkıştığını düşünüyorum. Oysa psikoloji eğitiminin karşılığını yalnızca terapi üzerinden konuşunca, mesleğin diğer çalışma alanlarını da geri plana atmış olmuyor muyuz? Elbette her uygulama için gereken eğitim ve yetkinlik aynı değil. Fakat uzmanlaşmanın gerekliliğini konuşurken nitelikli eğitime erişimi, mezunların istihdamını ve lisans eğitiminin mesleki karşılığını da konuşmamız gerekiyor. Benim asıl sormak istediğim şu: Psikoloji mezunlarından sürekli kendilerini geliştirmeleri beklenirken üniversiteler, meslek örgütleri ve kamu kurumları bu geleceğin kurulmasında ne kadar sorumluluk alıyor? Öğrenci, mezun veya alanda çalışan biri olarak siz bu durumu nasıl yaşıyorsunuz? Sizce ilk değişmesi gereken şey ne?
Neden bir başarım elde ettikten sonra eskisi kadar sevinemiyoruz ya da sevincimiz daha az sürüyor?
Uzun zamandır istediğim bir şeye ulaştığımda, sevinmem gereken anda kendimi çoktan bir sonraki hedefi düşünürken buluyorum. Örneğin bir işi bitiriyorum, kutlamak yerine eksiklerini sayıyorum. Sanki sevinmek için hep daha büyük bir şeyin olmasını bekliyorum. Sonra fark ediyorum ki o beklediğim an hiç gelmiyor. Bu bize hırslı olmayı mı öğretiyor, yoksa hayatın tadını çıkarmayı mı unutturuyor? Siz en son ne zaman bir şey için gerçekten sevindiniz?
Potansiyele ulaşmak mı? Yetersizlikten kaçmak mı?
İnsanı kendini geliştirmeye iten ana güç potansiyeline duyduğu merak mı? Yoksa mevcut varlığına duyduğu yetersizlik hissi mi? Peki ya başarı dediğimiz şey kişinin olmak istediği kişiye dönüşmesinden ziyade olduğu kişiden kaçmasının en kabul gören biçimi olabilir mi?
Zor anılarımızı unutabilsek, unutmak ister miydik?
Ne zaman zor bir dönemden geçsem, bu sefer çıkamayacağım hissine kapılıyorum. Ama o dönemi atlattıktan sonra, bugünkü beni biraz da o dönemde yaşadıklarımın şekillendirdiğini düşünmeden edemiyorum. Bu sadece kötü dönemler için geçerli değil tabii. İyi dönemlerde yaşadıklarımın da beni ben yapmadaki payı görmezden gelinemez. Yine de nedense kötü anlarımın beni daha çok geliştirdiğini düşünüyorum. Ama bazı anılar da var ki insana ders olmaktan çok yük oluyor. İşte belki onları unutmaktan çekinmezdim.
Daniel Kahneman psikologdu ama 2002'de Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı, çünkü Amos Tversky ile birlikte insanların belirsizlik altında nasıl karar verdiğini inceledi. Hızlı ve Yavaş Düşünme, bu çalışmaların geniş okur kitlesi için yazılmış özeti. Kitap zihni iki karakter üzerinden anlatıyor. Sistem 1 hızlı ve otomatik çalışıyor, Sistem 2 ise yavaş ve çaba isteyen taraf. Kahneman’a göre kendimizi düşünen ve tartan tarafımızla özdeşleştiriyoruz, ama kararlarımızın çoğunu aslında Sistem 1 veriyor. Kahneman bu iki sistemin beyinde ayrı bölgeler olmadığını, anlatımı kolaylaştıran “yararlı kurgular” olduğunu da açıkça belirtiyor. Kitabın en güçlü yanı, karar hatalarını okura yaşatarak anlatması. Çapalama, kullanılabilirlik sezgisi ve kayıptan kaçınma gibi kavramları okumuyorsunuz, kendiniz o hataya düşüp sonra nedenini öğreniyorsunuz. “Deneyimleyen benlik” ile “hatırlayan benlik” ayrımını anlattığı son bölüm de kitabın en düşündürücü kısmı. Bir yıldızı kıran şey zamanın kitaba yaptıkları. Kitap 2011'de çıktı ve hemen ardından psikolojide tekrarlanabilirlik krizi başladı. Kitapta güvenle anlatılan sosyal hazırlama (priming) ve ego tükenmesi bulguları sonraki büyük çalışmalarda tekrarlanamadı. Kahneman da daha sonra küçük örneklemli çalışmalara fazla güvendiğini kabul etti. Bu dürüstlüğü takdir etmemek elde değil. Yine de kitabın temel bulguları, yani çapalama, kayıptan kaçınma ve çerçeveleme, sağlam duruyor. Karar verme psikolojisine hâlâ en iyi girişlerden biri. Tek şartı var: Her deneyi aynı güvenle okumamak.
Hızlı ve Yavaş Düşünme
Daniel Kahneman
Masadaki telefon, hiç bakmasan bile dikkatini dağıtır mı?
Bunu kitap okurken denedim: bir gün telefon masadaydı, bir gün mutfakta. Mutfakta olduğu gün daha az bölündüm gibi geldi ama emin değilim, belki sadece öyle olmasını bekledim.
Her zor ilişki "toksik", her bencil "narsist", her kötü gün "travma". Psikoloji kavramları sulandı mı, yoksa daha mı farkındayız?
Psikolojide beni en çok rahatsız eden şeylerden biri bu. Avustralyalı psikolog Nick Haslam buna "kavram kayması" (concept creep) diyor: zarar, travma, istismar, bağımlılık gibi kavramlar zamanla hem daha hafif deneyimleri kapsayacak şekilde aşağı doğru, hem de yeni türde durumlara doğru yatay olarak genişliyor (Haslam, 2016). Bunun iyi bir tarafı var: Eskiden adı konmayan, görmezden gelinen şeyler artık konuşulabiliyor. Ama bir bedeli de var. Her tartışmaya "gaslighting", her ayrılığa "narsistik istismar" dediğimizde, gerçekten travma yaşamış ya da gerçekten istismara uğramış insanların deneyimi bu kalabalığın içinde kayboluyor. Bir de kendimizi kırılgan görmeye başlıyoruz: Zor ama atlatılabilir bir deneyimi "travma" diye adlandırmak onu daha ağır yaşamamıza yol açabilir mi? Sizce bu kelimelerin günlük dile girmesi daha çok farkındalık mı getirdi, yoksa kavramları anlamsızlaştırdı mı? En çok hangi kelimenin sulandığını düşünüyorsunuz?
Kendini sevmek ile bencillik arasındaki çizgi nerede? "Kendini sev" kültürü bize sağlıklı sınırlar mı öğretiyor, yoksa sorumluluktan kaçmanın yeni dilini mi?
Burada çizginin tam olarak nerede olacağını söyleyebilecek birinin olduğunu düşünmüyorum. Basit bir örnekle hayır demeyi bilmeyen birisi için kendini sevmek gerçekten iyileştirici olabilir. Ama hoşumuza gitmeyen en ufak şeyde bencil kararlar veriyorsak bu tam olarak çizgiyi aşmak oluyor. Kendimize anlayışlı davranıyor oluşumuz başkalarının daha az önemli olduğunu göstermez.
